YAPRAKLARIMIZI DÖKTÜ EYLÜL!

Eylül deyip geçme..
İzleri büyük ve derin..
Hatırası çoktur Eylül’ün..
Aylardan yine Eylül’dü..
Sonbahar henüz gelmemişti.
Havalar henüz soğumamıştı..
Kuşlar göçüp gitmemişti..
Çiçekler henüz solmamıştı.
Yapraklar dalında hayat bulduğu ağaçları terk etmemişti. Dökülen yapraklar hep ama hep içimizden gitti.

Ah o Eylül’ler yok mu?..
Büyük izlerin adıdır Eylül..
Büyük sevdaların adıdır Eylül..
Yaprakların solup sararıp toprağa düştüğü, sarıldığı mevsimdir Eylül.. Kimine göre aşk, kimine göre sevda, kimine göre hazan, kimine göre hüzün mevsimiydi Eylül. Anlatmakla bitmez. İçinde yaşayan, içinde kalan, içine hapsolan bilir Eylül’ü, o hüzünlü Eylülleri… Karacaahmet’in ıslak yollarında saklı bıraktı tüm duyguları, tüm tazeliği ile..

Dedim ya; ‘Eylül’ deyip geçme..
Yüreklerde bir başka ‘İZ’dir Eylüller.. Sonbahar’ın ateşidir, yangınıdır Eylül. Yolu doğru olanların istikametidir, kaderidir, acısıdır, imtihanıdır Eylül. Hep bir ‘İZ’ ayıdır, ‘İZ’ bırakır Eylül. Ne sevdaları yarım bıraktı da gitti. Eylül; yağmurun toprağa, sözlerin de kalbe hasretidir. İşte böyle gizemli, böyle özlem, böyle duygu yüklü, böyle hüzün, böyle bir hazan ayıdır Eylül.. Hep o ayda ıslanmıştı Karacahmet’in yolları. Sırılsıklam olmuştu. Gözlerden akan tertemiz yaşlarla yıkanmıştı sıra sıra taşlar.. “Sımsıkı olun!, sımsıkı olun!..” diye haykırıyordu sanki yer, gök. Hiç unutmadık bizden bir parça alıp götürdüklerini.. Ne Arif olanlar unutulur, ne de yapraklarımızı döküp, dalımızı kıran o acı Eylüller.. Son kez seslenmişti dünyanın dört bir köşesine. Son kez bakmıştı dünya aleminde bize. Bir hüzün vardı yüreklerde, bir de göz yaşı vardı gökyüzünde.. Bulutlar bile bir başka bakıyordu o gün. Karacahmet topyekün ayağı kalkmış selam duruyor, şu nidalarla yankılanıyordu adeta: “ Bu gemiyi karaya oturtmaya çalışıyorlar. Şayet bu gemi karaya oturursa, secdeye kapanın. Ertesi gün güneş doğmayacak” diye. İşte o günün tarihidir 08 Eylül 2016 Perşembe. Unutmadım, unutamadım, unutmam da..

Tek suçum yazmaktı!

Bir sabah evimin kapısına geldikleri o günü hiç unutamam. Yine bir Eylül ayıydı. Haksızlığa, adaletsizliğe isyan ettiğim günleri hiç unutamam. Bileklerime takılan esaret zincirlerini asla unutamam. Aklıma geldikçe yüreğimden söküp kopardıkları sevginin acısını. Ben o gün yitirdim sevdayı. O gün yitirdim yüreğimi sevenleri. Yüreğimin sevdiklerini. Hiç ama hiç unutmadım o yaşadığım anları. O kadar duygu yüklüyüm ki, yazamam, anlatamam. Anlatsam da sığdıramam satırlarıma. Dedim ya işte: “İçimizdeki yaprakları koparan aydır Eylül!…”

Bu gün 10 Eylül 2020..
Yıl dönümü geldi hatırlattı..
Meğer suçsuz muşum…
Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Tarihler 10 Eylül 2016 sabahıydı. Zilim çaldı. Pencereden baktım aşağıya. 3 kişi ismimle seslenerek inmemi söyledi. Tahmin ettiğim gibiydi.. Sivil polis aracı ve gelenler de polisti. “Gidiyoruz” dediler. “Nereye? Durun bir şeyler alayım” diyemeden. Bindirdiler polis aracına gidiyoruz karakola doğru. Kadıköy Hasanpaşa karakoluna geldik. Burada kısa bir süre bekletip sağlık kontolü için hastaneye götürdüler. Rutin işlerdi ta ki o ana kadar.. Bir suçlu gibi bakıyordu etraftakiler. Çünkü kelepçeler bileklerimde, kollarımda polis arkadaşlar.
Taktılar elime kelepçeyi…
Attılar nezarathaneye…
Kadıköy rıhtım karakoluna..
“Bir su içeyim” dedim. “ Hayır olmaz” dediler. “Lavaboya çıkayım” dedim. “Hayır olmaz” dediler. Sonra bir vatan evladı çıktı karşıma. Geldi yanıma. “Senin ne işin var?” dedi. “Devletim çağırdı, geldim” dedim. Gülümsedi.. “Sıradan bir haber konusudur” dedi. “Abi müsade et bir lavaboya gireyim” dedim. “Tamam” dedi. Girdim önce bir abdest aldım en güzelinden. Tekrar nezarathanenin buz gibi iki duvar arasına giriverdim…

ALLAH’ım sen büyüksün dedim….
Ve bir ses geldi. “Hadi gidiyoruz gazeteci!” dediler. O esnada soğukkanlı korkusuz bir şekilde kendimden emin olarak bekliyordum. Sevdiklerim geldi önce aklıma. Sonra mı? Sonrası…..

Polis aracında gidiyorduk Kartal’a…
Bileklerimde çelik kelepçeler…
Soğukkanlı duruşumu hiç bozmadım..
Polis arkadaşa seslendim:
“Nerelisin?” diye..
“Yozgatlıyım” dedi…
“Bende Sinopluyum” dedim…
“Bu kelepçeyi neden taktınız?” dedim..
“Emir öyle” dediler…
“Peki bu ülkenin evlatlarını şehit edenlere de takıyor musunuz?” dedim..
“Meclistekileri mi diyorsun?” dedi..
“Ne farkeder ki” dedim…

“Abi sorma..”
“Ne derseler onu yapıyoruz” dedi…
“Su alabilir miyim?
“Hiç su içmedim” dedim..
“Olmaz” dediler…
“Bari bir poğaça alayım” dedim..
“Olmaz” dediler…
“Babamı arayayım” dedim..
“Olmaz” dediler.
“Peki..” dedim.
“Nezarethanede ararsın” demişlerdi..
“Olmaz yasak” dediler..

“Peki” dedim..
İçimde ah!, dilimde dua vardı…
Abdestimi alıp öyle çıkmıştım..
Zorla ona müsaade ettiler…
Adliyeye geldik. Polisin biri gitti evine, mesaisi bitmiş. “Çocuklarım bekliyor” dedi arkadaşına. “Peki ya benim sevenlerim” dedim içimden. “ALLAH’ım artık yık dünyayı, gelsin hesap günü” dedim kendi kendime…

Devamı mı?…
Devamını da bir sonraki haftalara bırakalım. Ne diyelim; 4 sene önce bugün, ekmek kırıntısını atmaya dahi kıyamayan adamın bileklerine kelepçe taktılar. Satırlarımda da ifade ettiğim gibi, Eylül ayını yaza yaza bitiremem. Çünkü kitabını yazıyorum şu sıralar.

Bende artık;
Eylül gibiyim..
Bazen dimdik..
Bazen de bitkin..
Bazen acı..
Bazen de toprak kokulu..
En önemlisi de kalbimin hazinesi artık emin ellerde… Yine bir Eylül’de…

                                                   Ali Osman ÖNDER

12015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.